UİD-DER youtube Web TV Twitter'da UİD-DER facebook'ta UİD-DER

İnsanlık Boyun Eğmeyecek!

İşçi Dayanışması Bülteni, No: 113

Her geçen gün dünyamıza ilişkin yeni felaket senaryoları ortaya atılıyor. Kimi yazarlar uygarlığın ve özellikle de Batı uygarlığının çökeceğini söylüyorlar. Kimi ünlü bilim insanları dünyayı terk etmemiz gerektiğini açıklıyorlar. Peki neden? Ne oldu da bu tür felaket senaryoları ortalığı kapladı? Çünkü paranın egemenliğine dayanan kapitalist sistem tıkanmış durumda ve daha fazla yol alacak güçte değil.




Savaş, kentlerin yakılıp yıkılması, yüz binlerce insanın acımasızca katledilmesi, milyonların mülteci haline gelmesi, binlercesinin denizlerde boğulması, hastalık, kolera… Nükleer silahlanma ve dehşetin her an patlayacağı korkusu… Küresel iklim değişikliği, doğanın dengesinin bozulması, ekonomik kriz, tek adam rejimleri, işsizlik, artan baskılar, gaspedilen demokratik haklar...

Her geçen gün dünyamıza ilişkin yeni felaket senaryoları ortaya atılıyor. Kimi yazarlar uygarlığın ve özellikle de Batı uygarlığının çökeceğini söylüyorlar. Kimi ünlü bilim insanları dünyayı terk etmemiz gerektiğini açıklıyorlar. Peki neden? Ne oldu da bu tür felaket senaryoları ortalığı kapladı?

Çünkü paranın egemenliğine dayanan kapitalist sistem tıkanmış durumda ve daha fazla yol alacak güçte değil. Okyanusta yüzen devasa bir geminin su almaya başladığını ve geminin kalıcı olarak onarılmasının mümkün olmadığını düşünün! İşte kapitalizmin durumu da böyle… Yaşlanmış ve kendini yenileme gücünü kaybetmiş bir sistem var karşımızda. İçten içe, derinden derine ilerleyen çürüme ve çözülme her geçen gün daha fazla açığa çıkıyor. Tabiri caizse kapitalizm bir tükenmişlik sendromu yaşıyor. Nitekim bugün dünyadaki tüm sorunların temelinde de sistemin tıkanıklığı ve tükenmişliği var.

Şöyle etrafımıza bir bakalım, ne görüyoruz? Savaş, kentlerin yakılıp yıkılması, yüz binlerce insanın acımasızca katledilmesi, milyonların yerinden olması, milyonların mülteci haline gelmesi, binlercesinin denizlerde boğulması, hastalık, kolera… Nükleer silah yarışının hızlanması, nükleer silahları kullanma tehditleri ve dehşetin her an patlayacağı korkusu… Küresel iklim değişikliği ve doğanın dengesinin bozulması… Bunlar felaket tablosunun bir kısmı. Tablonun diğer kısmında ise şunlar var: Ekonomik kriz, çığ gibi büyüyen işsizlik, ücretlerin düşürülmesi, işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarının kötüleşmesi, 1 milyar insanın aç yaşaması… Ve tablo şöyle tamamlanıyor: Tek kişiye dayalı baskıcı rejimlerin kurulması, demokratik haklara el konulması, toplum üzerindeki baskının artması, insanların umutsuzluğa kapılması ve geleceğe olan güvenlerini yitirmesi…

Ömrünü tamamlayan kapitalist sistem, insanlığa yeni bir gelecek sunamıyor ama kendiliğinden de yıkılıp gitmiyor. Zaten bugüne kadar hiçbir sistem kendiliğinden yıkılıp gitmedi. Bozulan, işlemez hale gelen tüm kurulu düzenler toplumları daha fazla çürüttü ve kaos her alanı sardı. Bundan dolayı eski zamanlarda insanlar, bu çürüme ve kaos durumunu kıyamet alametlerine benzetmişlerdi. Ama insanlık her seferinde düştüğü gayya kuyusundan çıkmayı başardı.

Ömrünü dolduran, tıkanan ve çürüyen kapitalist sistem, sömürüsüz bir dünya hayal eden insanlığın yoluna uzanmış devasa bir cesede benziyor. Bu cesedi tarihin çöplüğüne fırlatıp atacak olan işçi sınıfının mücadelesidir.

İnsanlık geçmişten geleceğe bir yürüyüş halindedir. Bir avuç sömürücü asalak hariç, büyük çoğunluğun hayali; insanın insanı sömürmediği, savaşların olmadığı, tüm insanların bolluk içinde yaşadığı, barış ve özgürlük dolu bir toplum olmuştur. İnsanlığın uzun yürüyüşünde ortaya çıkan her sömürücü sistem nihayetinde çökmüştür. Şöyle tarihe bir bakarsak bunu net bir şekilde görürüz. İnsanların köle yapıldığı köleci sistem, feodal beylere dayalı zulüm düzeni ya da uçsuz bucaksız toprakların üzerinde yükselen despotik Asya imparatorlukları… Ne oldu bunlara? Hepsi de yıkılıp gitti. Çünkü insanların sömürülmesine dayanan hiçbir sistem sonsuza dek ayakta kalamaz. Üreten, ama ezilen ve sömürülen insanlar neden bu şekilde yaşamayı kabul etsinler? Etmezler, etmemişlerdir, etmeyeceklerdir.

Her kurulu düzenin aslında doğuş, gelişme ve çözülüş dönemi vardır. Kapitalizm ilk ortaya çıktığında tüm eski toplumları kökünden sarstı. Çünkü kapitalizm endüstri devrimi üzerinde gelişiyordu. Makineli üretime dayalı bir ekonomi ve toplum ortaya çıkıyordu. Kapitalist sistem, tüm eski sistemleri çözüp parçaladı. Köylülüğü çözerek işçileştirdi ve milyonları kentlere topladı; eski toplumsal ilişkilerin yerini modern ilişkiler aldı. Daha da ileri giderek bir dünya ekonomisi yarattı ve dünyanın farklı bölgelerindeki insanları karşılıklı olarak birbirine bağladı. Teknolojinin gelişmesiyle dünya, adeta küresel bir köye dönüştü.

Lakin tüm bunları yapan kapitalizm, aynı zamanda akıl almaz bir eşitsizlik yarattı. Düşünebiliyor musunuz, bir avuç insan tüm üretim araçlarını ve sermayeyi elinde tutuyor. Meselâ 2043 kişinin toplam serveti, dünya nüfusunun %70’inin toplam zenginliğine eşit. Bu 2043 kişinin 8’inin toplam serveti ise, 3,5 milyar insanın toplam zenginliğine eşit… Buna karşılık, tüm zenginliği üreten işçi sınıfı iliklerine kadar sömürülüyor ve sefalet içinde yaşıyor. Afrika’da insanlar açlıktan kırılıyor. Peki, böyle bir dünyada adalet, barış, huzur, ahlâk olabilir mi?

Oysa tüm insanlığa ve hatta daha fazlasına (gerçekte 10,5 milyar insana) yetecek ürün üretmek mümkün. Bunun için insanlık gerekli teknolojiye sahiptir. Kimi işkollarında şimdiden tam otomasyona geçmek ve robotlara dayalı üretim yapmak mümkün… Yani iş saatlerini düşürmek, tüm işsizliği bitirmek, fiziksel ve manevi gelişimleri için tüm insanlara daha fazla zaman tanımak, açlığın kökünü kazımak hayal değil. Savaşsız, sömürüsüz, özgürlük ve barış dolu toplum bir adım ötemizde. Ancak bunun için insanlığın ortakça paylaşması gereken üretim araçlarına el koyan bir avuç asalağın düzenine son vermek zorundayız.

Ömrünü dolduran, tıkanan ve çürüyen kapitalist sistem, sömürüsüz bir dünya hayal eden insanlığın yoluna uzanmış devasa bir cesede benziyor. Bu cesedi tarihin çöplüğüne fırlatıp atacak olan işçi sınıfının mücadelesidir. Zira tüm zenginliği yaratan ve üretim gücünü elinde tutan işçi sınıfıdır. Belki şu anda işçi sınıfı tepkisiz ama unutmayalım ki tüm depremler, sakin yüzeyin altında yıllar yılı biriken enerjinin, gerilimin bir anda açığa çıkmasıyla gerçekleşir.

Geçmişten günümüze nice büyük köle isyanları olmuş, nice köylü ayaklanmaları gerçekleşmiştir. Endüstri devrimi sırasında, vahşi kapitalist sömürüye karşı başlayan işçi sınıfı mücadelesi tüm Avrupa’yı sarmış ve sermaye sınıfı birçok taviz vermek zorunda kalmıştır. Sayısız işçi ayaklanmaları olmuş, kimi yerlerde işçiler iktidarı ele almayı da başarmıştır. Meselâ bundan tam yüz yıl önce, Ekim 1917’de Rusya işçi sınıfı ve yoksul köylüler ayaklanıp iktidarı ele geçirmeyi başarmışlardı. Türkiye’de 1980 öncesinde örgütlü, bilinçli işçiler sömürüsüz bir dünya kurmak için mücadele ediyorlardı ve patronlar, işçilerin birliği karşısında korkuyla titriyordu. İşçi sınıfının bu mücadelesi durdurulamaz. Toplumu çıkışsızlığa sürükleyen kapitalizme karşı mücadele, işçi-emekçi sınıflar için kaçınılmaz hale geliyor.

Elbette sömürüsüz bir dünya kurmak isteyen insanlığın uzun yürüyüşü düz bir çizgide ilerlemiyor. Bu yürüyüşte insanlık büyük yaralar alıyor, ihanete uğruyor, yeniliyor, gerilere savruluyor, uzun suskunluk yılları geçiriyor ama her seferinde toparlanıyor, deneyim biriktirerek yeniden ayağa kalkıyor, ileriye atılıyor. Yani ezilen ve sömürülen insanlık sömürücü efendilere boyun eğmemiştir, eğmeyecektir!

pdf
İşçi Dayanışması PDF
16 Ağustos 2017


sonraki...
Günaydın




Son Eklenenler

UİD-DER Aylık Bülteni

Share this